Abdullah Tamamlar – Bir Şeb ki
Abdullah Tamamlar Bir Şeb ki İlahi Sözü
Bir şeb ki sarây-ı Ümmühânî,
Olmuşdu o mâhın âsumânı.
Ammâ ki ne şeb emîn-i rahmet,
Şeyhu’l-harem-i harîm-i Hazret.
Mânend-i Bilâl-i sâhib-irfân,
Nûr-ı siyeh içre nûr-ı îmân.
Gûyâ o şeb-i şeref-meâsir,
Veysü’l-Karen idi nûru zâhir.
Yüz sürmeğe geldi hâk-i pâya,
Da’vetli bulundular a’lâya.
Ol leyle için sipihr-i gerdân,
Etdi niçe bin sabâhı kurbân.
Çün âb-ı hayât o şâm-ı enver,
Rengi siyeh idi mevci ahdar.
Ebr-âver olup bahâr-ı nâsût,
Cûş eyledi sebze-zâr-ı lâhût.
Ser-çeşme-i Hızr olup hüveydâ,
Ervâh-ı bekâya oldu irvâ.
Zulmât çekip surâdık-ı gayb,
Sır söyledi mâha mihr lâ-reyb.
Tâ mihr ede mâha arz-ı dîdâr,
Zulmât-ı hafâya girdi envâr.
Cûş eyledi sanki nîl-i hayret,
İhyâ ola tâ ki mısr-ı vuslat.
Bast eyledi nokta-i süveydâ,
Sırr oldı içinde şâm-ı esrâ.
Envâr ile kâinât doldu,
İşte o gece sabâh oldu.
Şevk eyledi mihri pâre pâre,
Şenlendi meşâil-i sitâre.
Bir hırmen-i nûr olup nüh eflâk,
Hurşîdi kapatdı pertev-i hâk.
Bir feyz erişdi bu zemîne,
Kim oldu sarây-ı âb-gîne.
Ger etmese mihr ü meh tekaddüm,
Şebnem yerine yağardı encüm.
Envâr bürüdü kâinâtı,
Rûşen görür oldular hayâtı.
Berk urdu o şeb-çerâğ-ı nâ-yâb,
Mahv oldu hep âftâb ü mehtâb.
Bir hırmen idi nücûm-ı pür-tâb,
Hurşîd ü meh anda kirm-i şeb-tâb.
Âyîne-i nûr olup şeb-i târ,
Yâr eyledi yâre arz-ı dîdâr.
Gönderdi Hudâ edip meşiyyet,
Cibrîl-i emîni peyk-i da‘vet.
Her geh ki inerdi âsumândan,
San arşa çıkardı hâk-dândan.
Tebşîr kılıp sürûş-ı a’zam,
Dedi ki eyâ Resûl-i ekrem.
Adın kodular burâk-ı yektâ,
Geldi ayağına arş-ı a’lâ.
Eyle güzer arş u âsumânı,
Mahzûn buyurma lâ-mekânı.
Ol maksad-ı kün fe kân-îcâd,
Fermân-ı Hudâ’ya oldu münkâd.
Her şey olur aslına şitâbân,
Çıkdı yine âsumâna Kur’ân.
Çün basdı rikâba pây-i himmet,
Zîn-hânesi idi beyt-i vahdet.
Ne kaldı zemîn ü ne zemâne,
Mahvoldu bu turfa âşiyâne.
Cûş eyledi çün muhît-i vahdet,
Ma’nâya mübeddel oldu sûret.
Hem sûrete girdi sırr-ı vahdet,
Ma’nâ-yı kadîm buldu sûret.
Nâgeh görünüp harîm-i aksâ,
Abdiyyetin oldıu sırrı peydâ.
Ol sâcid olup Hak oldu mescûd,
Dendi bu makâma gayb-ı meşhûd.
Ervâh-ı rusül cemâ’at oldu,
Allâh bilir ne hâlet oldu.
Ey hâme o rütbe olma çâlâk,
Esrâr-ı nübüvvet olmaz idrâk.
Deryâ sözü şebneme ne lâyık,
Tanrı işi âdeme ne lâyık.
Gel âdet-i şâirâna git sen,
Sôfiyye sözün ferâgat et sen.
Çün basdı sipihr-i evvele pâ,
Oldu iki pâre bedr-i ra’nâ.
Tâ halka ‘ıyân ola mücerred,
Kim devr-i kamer mi devr-i Ahmed.
Mi’râcda çün zamân yokdur,
Evvel demeğe tüvân yokdur.
Mâh olması mu’cizeyle münşakk,
İsbât idi şerh-i sadrı el-hakk.
Ol bî-dile iltiyâm kıldı,
Gönlünü alıp hırâm kıldı.
Çavuşluk etdiler sürûşân,
“Allâhu me’âk”le dem-hurûşân.
Azmeyledi vahy-i vârid üzre,
Vardı felek-i Utârid üzre.
Çün geldi o şâir-i felek-câh,
Ol şâhdan oldu ma’zeret-hâh.
Afveyledi nâme-i siyâhın,
Hassân’e bağışladı günâhın.
Meb’ûsuna rehber oldu bâis,
Açıldı der-i sipihr-i sâlis.
Zehrâsın edip şefî’ Zühre,
Afvından o şâhın aldı behre.
Çârüm feleği kılınca seyrân,
Fahr etdi dü bâre çâr erkân.
Feyz aldı mülâhdan Mesîhâ,
Tekrârdan oldu sanki ihyâ.
Berk urdu o şeb-çerâğ-ı câvid,
Şermiyle zemîne girdi hurşîd.
Çün târem-i hâmis oldı menzil,
Mirrîh’e erişdi hadşe-i dil.
Kan ağlayıp etdi özre âheng,
Dâmân-ı sipihri kıldı gül-reng.
Afvetdi o şâh-ı âsumân-rahş,
Azrâil’e kıldı cürmünü bahş.
Çün şeş cihet oldu kâm-hâhı,
Çarh-ı şeşüme erişdi râhı.
Tâ ede o şâh-ı heft-iklîm,
Kâdî-i sipihre şer’i ta’lîm.
Teblîğ kılıp Cenâb-ı Hak’dan,
Nehy eyledi hükm-i mâ-sebakdan.
Men’ oldı kehânet ile tencîm,
Zâhirle müzâhir oldu tanzîm.
Çün erdi sipihr-i heftümîne,
Bahş etdi se’âdet âlemîne.
Keyvân şefî’ edip Bilâl’i,
Böyle deyip etdi rûy-mâlî.
Besdir bana bu şeb özr-hâhî,
Bâlâ-ter-i reng kıl siyâhı.
Çün Hazret-i Pâdşâh-ı levlâk,
Tekmîl ile kıldı seyr-i eflâk.
Ammâ dahî bahşîş-i ilâhî,
Mi’râcını bulmadı kemâhî.
Kürsîye basınca pây-i reftâr,
Şevk eyledi sâbitâtı seyyâr.
Teşrîfi için buyurdu zîrâ,
Olmuş felekü’l-burûc ber-câ.
Basmakla kadem vücûd-ı pâki,
Eflâke çıkardı Sevr-i hâki.
Lûtf edip o pâdşâh-ı yektâ,
Koz bekçi başısı oldı Cevzâ.
Deryûze elin açınca Mîzân,
Dirhem yerine dürr etdi rîzân.
Hût eyledi zîr-i hâke âheng,
Girdâb-ı hafâya girdi Harçeng.
Kıldı Esed ibn-i ammini yâd,
Tahlîsine andan oldu imdâd.
Zîrâ Hamel eyleyip şikâyet,
Etmişdi celâdetin hikâyet.
Delv ağlayıp oldu hâli derhem,
Bir reşha deyip be-çâh-ı Zemzem.
Bir feyz ile şâd olup öğündü,
Dûlâb-ı Muhammedîye döndü.
Pervîn ile Cedy olınca tezyîn,
Sıbteynine tuhfe kıldı ta’yîn.
Şehperr-i sürûş ol şeb-i râz,
Hep Sünbüle’den ederdi pervâz.
Çün sâat-ı çarha lâzım Akrep,
Vaktâ o da kıldı arz-ı matlap.
Buldu şeref-i kabûle imkân,
Fevt olmadı bir dakîka ihsân.
Kavsine bakınca Zâl-i dehrin,
Pek za’fını gördü hâl-i dehrin.
Ol şâhsüvâr-ı kâbe kavseyn,
Kıldı seferin verâ-yı kevneyn.
“Cibrîl-i emîn”e oldu hem-pâ,
Tâ arş-ı Hudâ’yı kıldı me’vâ.
Levh ü kalem ü hezâr esrâr,
Hem oldı kerrûbiyân be-dîdâr.
Şevkından o rütbe oldı medhûş,
Arş eyledi sâhibin ferâmûş.
Arşı bırakıp misâl-i sâye,
Zü’l-arş dedi o arş-pâye.
Ol seyrde mâverâ göründü,
Tâ “Sidre-i müntehâ” göründü.
Açıldı der-i harîm-i vuslat,
Kurbet girü kaldı geldi vahdet.
Cibrîl’de acz olup hüveydâ,
Elfâzı bırakdı anda ma’nâ.
Evvel ne idi ne oldu bilmem,
Lebrîz idi ol ne doldu bilmem.
Ey rahmeti râygân Rahmân,
Lûtfunla bu benden eyle şâdân.
Hâhiş-ger-i devlet-i müebbed,
Ya’nî ki fakîr Gâlib Es’ad.
Mücrimdir eğerçi ümmetindir,
Ümmîdi senin şefâ’atindir.
Olmazsa şefâ’atinden ihsân,
Çok zâhidin ola hâli hırmân.
Çün ehl-i kebâirim siyeh-kâr,
Her maksadıma beşâretim var.